Şehir, Osmanlı döneminde Selânik, Edir­ne ve belki de Filibe'den sonra Makedon­ya bölgesinin en büyük yerleşim biri­miydi. Siroz, Selânik vilâyetini oluşturan üç sancaktan biri ve sancağın merkezi durumundaydı. Günümüzde, Yunanistan Makedonyası'nda Serres isimli ilin mer­kezidir. Dağ yamacı üzerinde yer alan şe­hir, Selânik-Dedeağaç Demiryolu üzerin­dedir. Şehrin denizden yüksekliği 50 m., yaylalarının yüksekliği ise 1500 m.'dir. İlk olarak 1375'te ve kesin olarak 1385'te fethedilir. Evrenos Bey'e zeâmet olarak verilir. Fetih sonrasında Serez çevresine Saruhan'dan getirilen Yörükler yerleşti­rilir (Şemseddin Sami IV, 1996, s.2755- 2757).
 
Serez'in yeniden alınışını ve nihâî olarak Osmanlı İmparatorluğuna ilhâk edilişini kentin en eski ve en büyük camisi olan Eski Caminin kapısında bulunan bir ki­tabe belgelemekteydi. Bu kitabeye göre cami, Orhan oğlu Murad Han zamanında 787 (1385) yılında inşa edilmiştir (Kaftan- zis, 1996, s.179).
 
Cihannûmâ'ya göre, şehirde 10 cami, 8 hamam, çarşı-pazar ve imaret var­dır. Halk nefis havlu, mendil ve muhtelif hamam takımları ile güzel nakışlı keten peştemallar imâl eder. Yeraltından boru­larla getirilen sudan başka, şehirde dört köşe bir hazne içinde fışkıran "Kuçensuyu" denilen bir menba vardır. Siroz'da bol meyve yetiştirilen bahçeler ve nefis üzüm bağları bulunmaktadır. Halk, su ta­şımaktan su içmeye kadar çeşitli işlerin­de kullandığı su kabağı adı verilen bir cins kabak yetiştirir. Şehrin güneyinde geniş çeltik tarlaları bulunmakta olup, burada iyi cins pirinç yetiştirilir (İnciciyan-Andre- asyan, 2-3, 1973-1974, s.22-23).

Siroz'u gezen Evliya Çelebi ise, şu bilgileri vermektedir:
 
"Şehir ilk defa 777 (1375-76) tarihinde Gazi Evrenos tarafından ele geçirilmişse de, tekrar elden çıkmıştır. Nihayet 786 (1384­85) tarihinde Gazi Evrenos tekrar almış ve yeniden düşmanın eline geçmemesi için kalesini yer yer yıktırmıştır. Süleyman Han'ın kaydı üzere Rumeli Eyâletinde, Selânik Sancağı toprağında büyük vakıftır. Mütevellileri soydan soya geçer. Kale diz dârı ve neferleri yoktur" (VII, 1966, s.619). "Makramalı Camii, Alaca Camii, Selçuk Sultan Camii, Nurlu Türbe Camii, Koca Mustafa Paşa Camii ki bu cami büyük, bir sanat eseri camidir. Bütün imaretleri, medrese ve mektebi kurşun ile örtülüdür; Kara Ahmed Camii, Kara Hasan Camii, Abdizâde Camii, Ali Bey Camii ve Namaz- gâh Musallası. Bu camilerin hepsini ayrı ayrı etraflıca anlatacak olsak, imaretnâme adlı bir kitap yazmış oluruz. Ancak bu camilerin çoğu kurşun örtülü kubbeli, bü­yük camilerdir. Cami, tekke ve mescitleri ile Siroz şehri tam doksan bir mihraptır. Özel olarak dâr'ül-hadis ve dâr'ül-kurrâ medreseleri yoktur. Çeşmeleri tam yediyüzon adettir. Her evde bir çeşme olduk­tan başka mahalleler içinde her köşeba- şında da bir çeşme akar. Çarşı, pazar ve mahallelerde ayrıca yetmiş yerde sebil suyu vardır. Şehir içinde akan akarsularından Kale Kayası dibinden akan imaret suyu denilen su gayet tatlı ve hazmı ko­laylaştırıcı bir sudur. Ayrıca şehir içinde iki bin altmış adet Silvan kuyusu gibi ev kuyuları vardır. Siroz şehrinin iki bin adet dükkânı gerçi Halep, Bursa, Şam ve Mısır gibi kârgir yapı, kubbeli dükkânlar değilse de dokuz kubbeli, kurşun örtülü ve dört adet demir kapılı bezestanı içinde zengin ve değerli mallar alınıp, satılır. Beş adet şehir hamamı vardır" (VII, 1966, s.620). "Aşağı Varoş Hisarı: Nüfusun yoğun ola­rak yaşadığı bir yerdir. Ahalisi Yahudi, Rum, Ermeni, Lâtin, Bulgar ve Sırplardan oluşmuştur. On mahalle bulunmaktadır. İki bin adet kiremit örtülü ev mevcuttur. Bunlardan birçoğu zengin tüccar evle­ri olup, mükemmel ve düzenli evlerdir. Kalenin dört kapısı vardır. Bunlardan biri Balık Pazarı kapısı olup, kıble tarafına açılmaktadır. İkincisi doğu tarafına açılır. Diğerlerinden biri batıya, biri de iç kale­ye açılır. Bu kapıların hepsinin ağaçtan kanatları vardır. Bu kale dört köşeli olup tuğla ve taş ile yapılmıştır. Duvarları al­çaktır. Burçları yıkık, hendeksiz, top, tüfek ve cephanesiz bir kaledir. Çevre uzunlu­ğu tam dörtbin kırk adımdır. Hisar içinde Rum, Yahudi, Ermeni ve Lâtin Kiliseleri vardır. Yer, yer işlek dükkânları bulun­maktadır" (VII, 1966, 621).
 
"Bunlardan başka bin altmış kadar ev ha­mamı ve elli kadar da takdire değer saray hamamı olduğu söylenir" (VII, 1966, s. 622). "Şehirde on yedi adet zengin tüccar hanı bulunur. Dokuz adet de bekâr odaları var. Bunların hepsinin bekçi, odacı ve kapıcı­ları vardır. Bu odalarda oturanların hepsi birbirlerine kefil olurlar. Sanatkâr kimse­lerdir. Akarsuların üzerinde gayet güzel kârgir köprüler yapılmıştır. Bunlardan Ahmed Paşa Köprüsü hepsinden gös­terişli ve büyüğüdür. Ayrıca görülmeğe değer büyük aşevleri vardır. Halkın çoğu Rum, Bulgar, Çatak ve Yörüklerdir. Beyaz aba ve kebeler giyerler. Bütün kadınları Râbiye Adviye gibi örtülü olup, ferâceler giyip, başlarını beyaz tülbent, yüzlerini si­yah tüller ile örtüp edeplice gezerler. Şeh­rin misafirhanelerinde bütün gelip giden­ler konaklar. Siroz'un ovalarında yetiştiri­len başlıca ürünleri börülce, bakla, nohut ve mercimektir. Beşiktepesi denilen yerde Hazreti İsa'nın taştan bir beşiği var ki her hastanın derdine göre bir su çıkar ve bu sulardan içerler. Ayrıca tahıllardan pirinç, buğday, arpa ve pamuk çok olur. Şehrin gezi ve eğlence yerlerinden olan Kalear- dı denilen geniş, yeşillik ve ağaçlık alan­da halkın çoğu tatil ve bayram günlerini eğlenerek geçirirler. Âşıklar, dost ve ar­kadaşlar hep burada toplanıp, eğlenip, sohbetler ederler. Nasıl ki Anadolu vilâ­yetinde Konya'nın Meram'ı, İstanbul'un Göksu, Kâğıthane, Sarıyer'deki Selim Han mesireleri meşhursa, bu Siroz şehrinin Kaleardı'sı meşhurdur. Şehrin Zihne ta­rafında Gazi Evrenos ile birlikte ilk olarak bu şehre giren on sekiz gazinin atlarını bağladıkları kazıklar halen on sekiz adet yüksek çınar hâlinde durmaktadır. Burası da ayrı bir güzel mesire yeridir. Bu kuru at kazıklarının böyle yeşil ağaç olup, bü­yümesinden bu kişilerin kerâmet sahibi oldukları anlaşılmaktadır" (VII, 1966, s. 622).
 
"Siroz şehrinin yolları ve caddeleri üçer, dörder araba yan yana sığacak şekilde geniştir. Hepsi iri ve beyaz taşlar ile dö­şeli kaldırımlıdır. Her köşe başında akan çeşmelerin suları taşıp, çarşı ve pazar sokaklarının kenarlarından akarlar. Bazı caddelerin kenarları ve bazı meydanlar çeşitli ağaçlarla ve asmalarla bezenmiş­tir. Rumeli diyârında benzeri yoktur. İslâm şehirleri arasında bu Siroz, son derece güzel büyük bir beldedir.
 
Siroz şehrinin kuruluşu terazi burcunda olduğundan şehir halkı da birbirleriyle te­razi gibi dengeli geçinip kendi hâllerinde, kazanç ve geçim yolunda bir alay tüccar­lardır. Siroz şehri doğudan batıya uzun­luğuna ta Ahmed Paşa Mahallesinden Mustafa Paşa Tekkesine varınca tam dört bin germe adımdır. Genişliğine de iki, üç ve dört bin adım gelir yerleri vardır. Sade­ce şehrin içi adımlanıp dış bahçe ve bağlar adımlanmamıştır" (VII, 1966, s.623).
 
1871 Salnâmesi'ne göre; 545 köyden olu­şan sancak içinde 65.000 Gayrı Müslim, 43.000 Müslüman erkek nüfus vardır. Hanımlarla birlikte nüfus 225.000'e ka­dar ulaşır. 20.y.y. başlarına gelindiğinde, Siroz'un 30.000 ile 60.000 arasında söy­lenen nüfusu, Balkan Savaşı sonrasında 20.00'in altına düşer. Balkan Savaşı'nın ilk aşamasında 6 Kasım 1912'de Bulgar­ların, ikinci aşamasında ise Yunanlıların eline geçer (Darkot, 1971, s.518).
 
6 Kasım 1912'de Siroz'daki Türk makam­ları ve Kumandan Naci Paşa tüm garni­zonu ile birlikte şehri terk eder. Aynı gün öğleden sonra, Serez'e komitacı Tsangof girer ve bu arada ikinci Bulgar tümeni­nin öncü birlikleri kentin çevresindeki tepelere konuşlanırlar. 7 Kasım 1912'de 10.000 kişiden oluşan Bulgar ordusu Nevrokop ve Zihne yollarından gelerek Serez'e girer. Kentte yaşayan Yunanlılar Metropolit Apostolos'la birlikte müttefik ve kurtarıcı olarak gördükleri Bulgarla­rı şarkılarla karşılarlar. Ertesi gün gelen General Kovatsef'in ordusuyla birlikte Bulgar askerlerinin sayısı 25.000'e ulaşır. Tüm devlet binaları, hükümet konağı, kış­lalar, hastaneler v.s. işgal edilir. Serez'in sivil idarecisi olarak Stoef atanır ve kısa süre sonra onun yerine Hamamtzief ge- çer. Bulgarlar sudan bahanelerle Türklere ve özellikle de köylerden kente sığınanmültecilere şiddet uygulamaya başlarlar. Sadece bir günde 400'den fazla kişikatledilir. Ayrıca, Eski Camii, Aziz BorisKilisesi'ne dönüştürülür (Kaftanzis, 1996,s.222).

Yalnızca, Bulgar komitacıları değil, Bul-gar ordusunun subayları ve düzenli ordubirlikleri ve resmî Bulgar makamları dasistemli bir şekilde, kontrolleri altındabulunan Makedonya topraklarında Yu-nan ve Türk nüfusa yönelik olarak hertürlü suçu işlemeye yönelilir. Cinayetler,yağmalar, ticarette sınırlamalar, seyahatlere getirilen yasaklar, öğretmen vepapazların takibata uğramaları, okullarınkapatılması, özellikle köylerde camilerinkiliselere dönüştürülmeleri ve son olarakBulgarca konuşanların seferberlik kap-samına alınması dayanılmaz bir durumoluşturur (Kaftanzis, 1996, s.223).

Bulgar işgali sırasında, eski eserleri tes-pit etme ve bu eserlerin Sofya'ya gönde-rilmesi çalışmaları da gerçekleştirilir. Buçalışmaları yürüten Bulgaristan UlusalMüzesi Müdürü Bogdan Filov, "Trakya veMakedonya Günlükleri" kitabında Sirozve buradaki eserleri toplamaları hakkın-da tarihe önemli not düşecek şu bilgileriverir:
 
"6 Şubat 1913, Çarşamba: Aziz BorisKilisesi'ne dönüştürülen Eski CamininKütüphanesini göstermesini istedik. Bucamideki halılardan çoğunun özel kişilerce yağmalandığını öğrendik. Papaz Evgeniy'in topladığı, çoğu eski ve yıpran­mış 14 halıdan 8'ini Pançev müze için al­mış.
 
7    Şubat 1913, Perşembe: Öğleden son­ra Türk kütüphanesine uğradık ve büyük hayretle güzel süslemeli çok sayıda Türk elyazması bulduk. 26 tanesini aldık ve va­liliğe teslim ettik.
 
8  Şubat 1913 Cuma: Öğleden önce valiyle, elyazmalarının tam bir listesini oluşturduk ve herhangi bir zarara uğramamaları için, bunları özel bir kuryeyle Sofya'ya gönder­meyi kararlaştırdık. Öğleden sonra hukuk müşaviri Yankov'un ve birkaç subayın evinde kaldığı Ferit Bey'i ziyaret ettik. Son derece nazikti. Bir darbuka ve bir kanun gösterdi. Bunları Sultan Abdülhamit'in ev eşyasının satışında almış. Ayrıca, altın ve simle dokunmuş iki eski kumaş ve çok eski, kısmen silinmiş bir küçük halı gös­terdi. Ardından Teğmen Konstantinov ile yağmalanmaması için Eski Cami Kütüp­hanesini mühürlemeye, sonra ise, öteki eski Türk halılarını görmek için yakındaki Jöntürk Askerî Kulübüne gittik. Bunlar­dan ikisine müze için el koyduk. Serez'de, Eski Cami önündeki çeşmenin yalağı ola­rak bulduğum tek antik yazıtı not ettim. 9 Şubat 1913, Cumartesi: Sayın Bakanım
.....................
Şimdilik Makedonya'da eski eserlerin top­lanması çok başarılı gidiyor. Küçük nes­neleri genelde kendimize, daha ağır olan­ları ise imza karşılığı alıyoruz. İl veya ilçe idarelerine bunları, ilk fırsatta Sofya'ya göndermeleri için teslim ediyoruz. Derle­diğimiz renkli süslemeli eski Türk elyazmaları özel ilgi uyandırmaktadır. 22 adet el yazması, üç eski halı, birkaç eski silâh, yatağan vb. Serez Valiliğine bırakıldı. Özel olarak Sofya'ya getireceğim en değerli dört elyazması, buradaki güvensiz ortam­dan ve koşullardan dolayı kimseye teslim edemediğimden bende kaldı. Bunlardan biri, açıklamalı bir Kurân-ı Kerim'dir. Türk paleografisinin olağanüstü güzel bir ör­neğidir. Bundan dolayı özel bir dikkati hak etmektedir. Elyazması, hepsi renkli süslemeli 532 sayfadan oluşuyor. Başında, altınla ve en güzel doğu üslubûyla işlen­miş tam dört sayfa harika resim bulunu yor. Sanatsal işçiliği ve kayda değer kalig- rafisiyle, Kavala'daki ender Türk elyazma- larıyla ünlü Hıdiv Kütüphanesindeki en iyi örneklerle karşılaştırılabilir. Bu ender buluntuyla Ulusal Müzemiz yine eski süs lemeli Türk elyazmalarından oluşan ve değeri birkaç on bin levayı bulan zengin bir koleksiyon kazanmaktadır" (Mevsim, 2010, s.62-68).

Siroz, Mayıs 1913'te Londra Antlaşması ile Yunanistan'a verilir. Bulgarlar şehri terk ederken, yakar. 6000 evden 4050'si ve 1000 dükkân yanar. Yaşlı, hasta, hami­le ve bebeklerden oluşan 100 kişinin kö­mürleşmiş cesetleri yanan evlerin yıkın­tıları arasında bulunur (Kaftanzis, 1996, s.236). Siroz'daki Türk nüfus, ilk olarak Bulgar işgali sonrasından başlayarak, şehirden göçe koyulur. Lozan Antlaş­ması sonrası gerçekleşen mübadeleyle de, kalan son Türkler Siroz'dan ayrılır. 17 Temmuz 1923 tarihli İcrâ Vekilleri Heye­ti Kararnamesi'ne göre, 20.000 tütüncü, 15.000 çiftçi ve 5000 zeytinci-bağcı Siroz Mübadilleri, Adana'ya nakledilirler (İpek (2000), 42). 1924'te de, Ünye, Bafra, Gire­sun, Samsun'a da mübadil grupları sevk edilir (İpek, 2000, s. 68, 77, 83, 127). 


         
       

 



     
     

   
   






Demirhisar (Temurhisar)

Siroz’un batısında kaleli bir kasabaydı.Günümüze kalesinden bazı kalıntılar kalmıştır. Demirhisar adı, yakınında bulunan demir madenlerinden dolayı verilmiştir. Yunanca ismi olan Siderokastro’da‘demirhisar’ mânâsına gelmektedir. I. Balkan Savaşı’nda Bulgarlar tarafından işgal edilmiştir. II. Balkan Savaşı sırasında da, Yunan ve Bulgar ordularının kanlımücadelesine sahne olmuştur. Mübadeleye kadar burada kalabilen Türkler, 17 Temmuz 1923 tarihli İcrâ Vekilleri Heyeti Kararnâmesi çerçevesinde Türkiye’ye göç etmiştir. Demirhisar Mübadilleri, Amasya, Tokat ve Sivas’a nakledilmiştir (İpek, 2000, s.42). Osmanlı dönemine ait yapılarıgösteren birkaç eski fotoğraf günümüze ulaşmıştır. II.Balkan Savaşı öncesi çekilen resimlerde, kasabada yoğun bir Osmanlı dokusu görülebilmektedir. Buna karşılık inceleme yaptığımız sırada, Osmanlıdönemine ait mimârî eserlerden, hiçbir izin kalmadığını üzülerek gördüm.


     
 
   

Siroz Yaylası

Şehrin yakınında, çam vb. ağaçlarla süslü bir ormanlık bulunmakta olup, burası Sirozluların yazlık mesire yeriydi. Siroz yaylası, Türk kültür hayatının canlı olarak yaşadığı bir merkez konumundaydı. Son derece güzel havası olan bu yerde 300 kadar kaynaktan fışkıran bol su ile birkaç cami, hamam ve çarşı mevcuttu (İnciciyan-Andreasyan, 2-3, 1973-1974, s.22-23). 1078 (1667-68) yılı Ramazan ayını burada geçiren Evliya Çelebi, yayla hakkında şu bilgileri verir: “Bu yaylaya ancak bir günde çıkılabilir. Şehir halkı yılda bir kere bu yaylaya çıkıp, tam altı yedi ay zevk ve sâfâlar ile ibadetler ederler ki anlatılamaz. Sonra zamanı gelip şehre döndüklerinde beş, altı ay odalarda sıra sohbetleri ederek, işlerine güçlerine bakarlar. Allah’ın hikmeti bu mübarek senede Girit Savaşı’na giderken Siroz şehrindeki ahbap ve dostlarla bu yaylaya çıkıp, on yedigün zevk ve sâfâlar ettik. 1078 yılı Ramazan Bayramını bu yaylada geçirip Hüseyin Baykara toplantıları yaptık. Hakikaten öyle bir gönülleri ferâhlatıcı yerdir ki yaylada tam üçyüzyetmiş
aded akar su olup, her biri bir hayat suyudur. Hafiflikte hafif, temizlikte temiz, eşsiz Kevser şarabı tadında sulardır. Hepsi de hazmı kolaylaştırıcı sular olduğundan bir adam semiz bir koyun yiyip bu sulardan bir kâse içse derhal yine acıkır.

 Yaz mevsiminde burada bütün halk kürk giymeye muhtaç olur. Temmuz ayında biraz kar yağar. Kışın soğuğundan daha soğuk olur. Bu yayla şehrinin çarşı, Pazar ve caddelerinde, yüksek çam ve nice çeşit ağaçlar vardır ki hesabını Allah bilir. İki bin yayla evi, kırk adet cami ve mescit, bir hamam, iki han, bir medrese, bir tekke, bir sıbyan mektebi, beşyüz adet dükkân ve daha nice binalar eserler vardır” (VII, 1966, 624).

Meşrutiyet dönemin kadın yazar ve ro­mancılarından, tanınmış hukukçu, tarihçi ve devlet adamı Ahmed Cevdet Paşa’nın kızı Emine Semiye Hanım, hava değişimi amacıyla gittiği yaylada 23 Temmuz-7 Eylül 1906 tarihleri arasında bir buçuk ay geçirir (Kurnaz, 2007, s.157, 159). Emine Semiye Hanım, yaylanın tarihini, evlerini, mesire yerlerini, dağlarını, tepelerini, bit­ki örtüsünü, çeşmelerini, derelerini, böl­gedeki yörükleri, yerel tedaviye bağlı ilaç­ları, âdetlerini, inanışlarını, eğlencelerini ayrıntılı olarak eserlerinde anlatmıştır. Verdiği bu bilgiler, Türk nüfusun müba­dele yoluyla Türkiye’ye geldiği Serez’deki kültür hayatımızın son fotoğraflarından birini vermektedir.

Emine Semiye Hanım “Kalem Tecrübele­ri” kitabının 90-91 ve 102-104 sayfaların­da yaylanın tarihçesi, genel görünümü ve evleri hakkında şu bilgileri verir: “Mühür­dar Mustafa Ağa adında birinin 1736’da yerlilerden satın alarak vakf eylediği yay­la, Sâfâ Geldiniz Çeşmesi’nden Yağcılar Köşkü’ne kadar uzanıp giden 1800 hâneli büyük bir kasaba hâlini almıştır. Kasaba­da 17 yedi tekke bulunmaktadır. Elli dört yıl süren bu düzen, Serez hânedânından İsmail Bey’in yaylayı yirmi yedi sene müd­detle yasaklamasıyla bozulmuş, sonra­dan oğlu yasağı kaldırmışsa da, harabeye dönen evler eski hâlini bulamadığından şimdi yüz elli kulübelik bir köyden ibaret kalmıştır. 

Çarşıya varmadan küçük ve güzel bir ha­mam yer alır. Bu hamam, suyun tatlılığı bakımından İstanbul Göztepe Hamamı’na benzer.

Denizden 1500m. yükseklikteki yaylada evlerin çoğu kiremitsiz ve tahta çatılarla bina edilmiştir. Kulübeyi andıran bu yayla evleri, kapısız bir sofaya açılan ikişer, ba­zen biri küçük olmak şartıyla üçer odadan ibarettir. Büyük odalarında birer güzel ocak da mevcuttur. Yemek pişirmek ve ısınmak için, sabah akşam bu ocaklarda odun yakılır” (Kurnaz, 2007, s.159-160).

     
     




Zihne


Yunanistan Makedonyası’nda, Siroz’un güneyinde küçük bir kasabadır. Osmanlıdöneminde kasaba ahalisi Türklerle Rumlardan oluşturmaktaydı. Zihne Kasabasının merkezi, Zilhova Köyü’ydü. Zihne’yi gezen Evliya Çelebi, şu bilgileri vermektedir:“776 (1374-1375) tarihinde Gazi Evrenos Rum keferesinin elinden kuvvet ile almıştır. Halen Rumeli Eyâletinde, Selânik Sancağı toprağında Sultan Süleyman vakfıolup, mütevelli yönetimindedir. Yüzelli akçe pâyesiyle kadılıktır. Gelişmiş köy ve nahiyeleri vardır. Kalesi şehrinin güneyinde, aşağı kısımdadır. İki yanı kudretten hendeklidir. Topraklı bir bayır ve sivri bir burun üzerinde, taş yapı, küçük, viranca bir kaleciktir. Fetihten sonra yıkıldığından dizdârı ve neferleri yoktur. Bu belde, cehennem kuyusu gibi uçurum, bayırlı, korkulu ve tehlikeli bir alanda, kırmızıtopraklı bir zeminde kurulmuş iki mahalleden ibarettir. İki yüz adet kiremit örtülü, altlı ve üstlü, kâgir yapı evlerdir. Evler birbiri üzerine, daracık aralıklarla yapılmıştır. Hatta bazı evlerin ölü yıkayacak yerleri bile yoktur. Küçük küçük evciklerdir. Ev sahibimiz Emir Molla Çelebi’nin, mütevellinin ve mahkeme hâkiminin evleri hepsinden büyüktürler. Bütün yollar daracık ve inişli, yokuşludur. Arabalar asla giremez. Acayip ve garip sarp yerlerdir.İnsanın yerleşeceği yer değildir. Lâkin Süleyman Hân’ın vakıf yeri olduğundan günden güne büyümede ve gelişmektedir. Zirâ ovası geniş ve toprakları verimlidir. Dağlarında yer yer bağları vardır.Şehrin camilerinden Eski Cami Sultan Bayezid Velî’nindir. Eski tarzda yapılmış, üstü kiremit örtülü, nurlu bir camidir. Bir adet mahalle mescidi var ki cami olmaya elverişli geniş bir mescittir. Bir medrese, bir sıbyan mektebi, bir tekke, Eski Cami önünde küçük bir hamam, iki adet tüccar hanı,elli adet dükkân şehrin diğer imaretleridir.Şehrin havası ve suyu güzel olduğundan güzelleri de çoktur. Zihne’nin kâsesi ve bardağı meşhurdur. Zirâ toprağı çok elverişlidir. Çin fağfurları gibi buranın da kâse ve gözeleri her tarafa hediye olarak gider. Halk ağzında şu mısra meşhur olmuştur:“Her şehrin bir beğenileni var Zihne’nin bardak Serez’in güzeli çoktur evleri Çardak”Zihne halkı son derece garip dostudurlar. Hak teâlâ hepsini mutlu edip, gönüllerince muratlarını ihsan etsin” (VII, 1966, s.618-619). 1. Dünya Savaşı sonrasında, Zihne kazasında Müslüman ahali, Drama’ya nakledilince, bütün malları yağma edilmiştir (Trakya ve Paşaeli Müdafaa-i Heyet-i Osmaniyyesi Raporu, 10 Mart 1335). Mübadele sırasında Türk halkı zorunlu olarak Türkiye’ye göçünce, yerlerine Anadolu’dan giden Rumlar yerleştirildi. Günümüzde, Zihne kasabası yıkıntı hâlindedir. Kasabanın 10 km. güneyinde Nea-Zihna (Yeni Zihna) adıyla kurulan yeni bir yerleşim yeri bulunmaktadır. Günümüzde mevcut kalıntılarıyla kasaba, Osmanlı arkeolojisi açısından keşfedilmemişbir konumdadır. Nar ağaçlarının bulunduğu evler, define arayıcıları tarafından çoğu kez kazılmış ya da dinamitlenmiştir. Otların bürüdüğü ve adeta adım atılmaz hâldeki kasabada, incelememiz esnasında hamamın bir bölümü, bir eve ait duvar, üzeri kazınmış bir mezar taşı ile yalak tespit edilmiştir. Ayrıca, kaleye ait olmasımuhtemel, kemerli bir duvar da hâlâ ayaktadır.

 

   


 
 
         
         
Önceki Sayfa
Sonraki Sayfa